Son zamanlarda düşünen hemen herkesin zihninde aynı soru var: “Biz nasıl bu hale geldik?”
Okul yıllarında tarihe damga vurmuş filozofların felsefi sorgulamalarını öğrendik. Büyüdükçe gördük ki sorgulayan zihinlerin temelinde hep bu felsefi söylemler yatıyor. Bizim coğrafyamızda da düşünürler vardı; ancak bizdekiler daha çok mistik felsefeyi ön plana çıkaran yaklaşımlara yöneldi.
Zamanla zihnimize kazınan bazı yanlış algılanmış sözlerle yavaş yavaş irtifa kaybettik. Örneğin Mevlânâ’ya atfedilen “Gel, ne olursan ol yine gel; tövbeni bin defa bozmuş olsan da yine gel” sözü... Belki özünde kötü bir niyet taşımıyordu ama toplumdaki karşılığı bambaşka bir boyuta evrildi. Ortaya adeta ahlaki bir yozlaşma çıktı: Kır, dök, çal, çırp; sonra git tövbe et, Hacca, Umre’ye git, aklanıp geri dön...
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “Sus, karışma”, “Her şey olacağına varır, kaderde ne varsa o olur...” Bu zihniyetle yetişen bir insan ne düşünür, ne akleder, ne sorgular ne de eyleme geçer. “Azıcık aşım, kaygısız başım” anlayışıyla yaşayan biri ise yalnızca elindekiyle yetinip yanlış bir şükür algısına sığınır; ne kendine ne de çevresine fayda sağlar. Hele ki “Devlet malı deniz, yemeyen domuz” anlayışı... Bir toplumun özsermayesini ve ahlakını bundan daha hızlı bitirecek ne olabilir?
Yüzlerce örnek verilebilir ama uzatmayalım... Biz bu ninnilerle uyutulurken bakın dünya düşünürleri neler söylemiş:
- Sokrates: “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez.”
- Aristoteles: “Akıllı insan düşündüğü her şeyi söylemez, fakat söylediği her şeyi düşünür.”
- Descartes: “Düşünüyorum, öyleyse varım.”
- Herakleitos: “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.”
- Nietzsche: “Beni öldürmeyen şey güçlendirir.”
- Konfüçyüs: “En büyük erdem hiç düşmemek değil, her düştüğünde yeniden ayağa kalkabilmektir.”
Bırakın bu yabancı düşünürleri, bizim asıl kendi değerlerimiz onlardan bin kat daha üstün ve daha güzel sözler söylemişlerdir; bu sözler bizi, değiştirecek, geliştirecek ileri taşıyacak en güçlü değerlerdir;
Birkaç örnek; “Veren el, alan elden üstündür”, “Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz”, “İki günü eşit olan ziyandadır” diyen Hz. Muhammed’e kulak verseydik... Kuran’ın ilk emrine uyup; “OKU”yup anlasaydık, “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Dediği gibi bilen bir toplum olsaydık. Akletmeyi, adaleti, kamu malını korumayı içeren emirlerini dinleseydik. İnsanları kutuplaştırmayın, aşağılamayın, dedikodu yapmayın, insanların arasına nifak sokmayın, dargınları barıştırın emirlerine uysaydık! Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir” sözünü de asla yere düşürmezdik.
Ne diyelim... Biz bu hale nasıl geldiysek, elbet bir gün hatalarımızla yüzleşip yeniden ayağa kalkmasını da biliriz umuduyla !