ÇÜŞ DİYEN YOK!

Abone Ol

İstatistiklere göre ülkemiz, dünya genelinde gelir dağılımı ve yoksullukta ilk sıralarda. Ülkenin yüzde biri, dünyanın en zenginleri arasında; yüzde beşi, ilk beşte; yüzde onunun durumu çok çok iyi. Geri kalan yüzde doksan ise beslenemiyor ama şükür aç değil, açıkta değil.

Bizden çok daha kötü durumda olanlar da var elbet. Örneğin balta girmemiş ormanlarda, dünyadan kopuk, çıplak ve ilkel kabileler var. Hâlâ avcı-toplayıcı sistemle karınlarını doyuruyorlar. Bu kabileler, belgesellerde seyrettiğimiz kadarıyla, her akşam çıkardıkları gürültü eşliğinde hoplayıp zıplıyor, dans ediyor, tütün gibi bir şey çekip acı acı bağırarak naralar atıyor ve kendilerinden geçiyorlar. Bu hoplayıp zıplamalar, çekilen otlarla bazen yağan yağmuru, bazen avladıkları bir hayvanı kutluyor, ibadet ediyor, şükrediyor ve bir şekilde hayatlarını yaşıyorlar. Yaşıyorlar derken, ortalama ömürleri otuz ila kırk yıl!

Önceki yazılarımızdan birinde, zengin düğünü ile fakir düğünü arasındaki farka değinmiştik. Zenginler, düğünlerine en yakınlarını çağırıyor; elli, yüz, bilemedin yüz elli kişi. Hafif bir slow müzik eşliğinde, sakin bir ortamda, sohbet ederek yemeklerini yiyorlar. Takılar takılıyor, yüzükler takılıyor. Sonra gönüllerince birkaç saat eğlenip sessizce alanı boşaltıyorlar. Eziyet sıfır, çevreye zarar sıfır, israf sıfır, gürültü kirliliği sıfır, en önemlisi borç sıfır.

Peki ya bizim düğünler? Binlerce davetli, koca koca kazanlarda yemekler, şangır şungur altınlar, şişe şişe alkoller… İsraf, şatafat, gösteriş had safhada. Düğün çalgıcılarının çıkardığı gürültü arasında, dost düğünü için bir araya gelen düğüncülerin sohbet etmesi mümkün değil. Ses öyle bir açılıyor ki, her düğün sezonundan sonra kulaklarımız birkaç yıl daha erken sağır oluyor. Yedi kilometre öteden çok rahat duyulacak sesin altında oturanların tüm organları strese giriyor ve insanlar bilinçaltında gerilmeye başlıyor. Bu da bilimsel bir gerçektir.

Kazan kazan pişen yemeklerin yarısı yere, yarısı çöpe, yarısı mideye; artanlar konu komşuya evlere verilir. Beleş alkol ile kafalar bulunur, gece yarısından sonra “yatan mı var, hasta mı var, işe gidecek mi var, konu komşu mu var?” Gürültüler, bağırıp çağırmalar, korna sesleri, silahlar…

Başta düğün sahibine olmak üzere, düğüne gelenlere, geline damada ağır bir işkence; çevreye çer çöp ve gürültü kirliliği; israf had safhada. Yılların birikimi, birkaç saat içinde sırf hava atmak için israf edilirken muhtemelen bu israf ve şatafatın masrafı, önümüzdeki üç beş yılı ipotek altına almıştır. Düğünde çıkan kavgada darılanlar neyse, dünürler arası kavga pek kaçınılmaz oluyor. Düğünden sonra gelinden takılar istenince kriz çıkmazsa dileriz ve umarız ki en azından borçlar bitene kadar gelin ile damat birlikte borçları kapatır da geleceğimiz için yeni nesiller üretme cesaretini gösterir. Malum, son yıllarda artık insanlar ekonomik kaygılarla çocuk yapmıyor veya yapamıyor.

Müzikli törenlerimiz böyle de, dini törenlerimiz farklı mı? Huşuyu, huzuru, kul hakkını, şatafatı kınayan dinimizin bugün geldiği noktada, özellikle son beş-altı yıldır hacı ve umreci uğurlama törenlerinde müftülük önünde rock müzik tarzı son ses ilahiler; Kur’an tilavetinde yine son ses; ezan sesi teneke kutulardan son ses… Pazarda pazarcılar son ses, belediye anonsları son ses, pazar günleri hurdacı: “Geldiiii!” son ses.

Bizim köyde, kitaplara konu olan Kostak diye biri yaşamış. O dermiş ki:
“Dünya ipini koparmış yuvarlanıyor, çüş diyen yok.”

Doğru söze ne denir?