Demek ki başka yere gitmişler. Akla gelmiyorsa farklı bir yerlerde olsa gerek. Bu durumda akla gelenin ayağına gitmek lazımdır. Da evvela akla beklenen nedir, onu bilmek lüzumu vardır.
İyilik dilemek, mutluluk, tebessüm istemek şımarıklık değildir. Son günlerde sanki hükümetin üzerimize getirdiği mutluluk, rahatlık, huzur yasağı biraz esnedi. Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi’ne kalmasıyla Türkiye’nin bu turnuvada 2 takım ile temsil edilecek olması ve maçların şifresiz yayınlanacak olması (Halen inanmıyorum pek. “3 sene boyunca UEFA maçlarını şifresiz yayınlayacağız!” diye reklamlar yaptılar ve ancak halen tam güvenmiyorum bu konuda.) hepimizi morallendirdi.
Bununla beraber İstanbul’da son bir aydır ciddi bir kuraklık vardı. Bu durumun haberleri infial oluşmasın diye fazla yapılmadı. Ve fakat koca Ağustos boyunca İstanbul’a damla su düşmedi. Ben şahsım adına hafif meşrep panik yaptım. Büyükşehirlerde şöyle bir durum var: “musluktan su akıyorsa hiçbir dert yok demektir.” Ve ancak kazın ayağı öyle değil işte. Neyse ki 28 Ağustos günü İstanbul’a yağmur düştü. Hem de enteresan bir biçimde. Şöyle ki; ağır sağanak yağdı 5 dakika. Durdu. Bir 20 dakika bekledi. Yeniden ağır sağanak boşaldı 5 dakika süresince. Durdu. Yarım saat sonra tekrar bardaktan boşalırcasına yağdı 5 dakika boyunca. Sonra 15 dakika mola aldı ve 20 dakika hafif/ince sağanak olarak yağdı. Durdu. Yarım saat bekledi. Yoğun sağanak yağdı 5 dakika boyunca… Sonra havadaki bulutlar parçalanmaya başladı. Rüzgâr çıktı. Üşütmeyen serinlik sardı etrafı.
Bunu niye detayıyla anlatıyorum? Çünkü bu yağmur tüm tabiata atılmış bir can simidiydi. Kuşlar, börtü böcekler, kediler, köpekler, ağaçlar, çimler ve bizler… Hepimiz bundan olumlu etkilendik.
Bu hafta güldürdüğü kanıtlanmış bazı hâl, durum, tutum ve anlatıları dikkatinize sunmaya çabalayacağım. Bu demek değil ki gülmek zorundasınız. Hatta bence gülmeyin. Yani bir otobüste ya da kahvedeyseniz ve elinizde gazete ile kahkaha atarsanız etraf tozuttunuz sanabilir.
Velhasıl buyurun efendim… Aaa olur mu? Lütfen siz önden buyurun. A vallahi olmaz! Lütfen! Lütfen bak Allah’a ant verdim! Geç önden!
Adamlar kapı eşiğinde güreşe durdu iyi mi!
Yahu kapı konusu şu kadar kolay: Öncelik çıkandadır. Bu kadar.
Fakirlik fukaralık yeni yeni işlerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. İstanbul’da Boğaziçi Köprüsü girişi-çıkışı daima en az 3 km kuyruk yapar. Trafik yoğunsa bu kuyruk 10 km’yi bile bulabilir. Bunları zaten biliyorsunuz. Yine de niye mi anlatıyorum? Sebep şu: Artık bu kuyruklardaki seyyar satıcıların arasına yeni bir versiyon katıldı: Araba çekiciler. Evet yanlış okumadınız: araba çekiciler. Efendim, trafiktesiniz. 2-3 km trafik kesin var. Saatte 2 km ile falan gidiyorsunuz. Çoğunlukla duruyorsunuz. Bu bekleyiş 40 dakikayı bulacak. Ve bu süre boyunca aracınız hep çalışacak. Benzin gidecek. İşte bu noktada araba çekiciler işin içine giriyor. Arabanızı 2 km boyunca 50 Lira’ya çekiyor adam! Arabanız çalışmıyor. Motor yanmıyor. Adam çekiyor resmen aracı!
Yahu tabii ki de şaka yapıyorum. “İyi fikir” diyor adam yahu…
Geminin kaptanına sordum: “Kaptan, gemide ki herkesi düşürecek bir olayın var mı?”
‘Muz mu bu yav!’ dedi kaptan.
Büyük trajedi! Tarifsiz dram: Cehennem’e gidemeyen satanist.
“Olm, Cehennem’e gitmek çok kolay lan! Nasıl beceremedin?”
Kulüp kapısı güvenlik anısı; bodyguardın arkadaşı durdurup ettiği cümle: “Üzgünüm… Tipsiz almıyoruz.”
Resmen bunu dedi adam yav!
Moğollar ortalığı yardırıyor. Kafatasından kase, kahve kupası falan yapar haldeler. Niye güçlüler? Düzen yok abi adamlarda. Ne zaman nerede oldukları belli değil. Karşı ki dağı bir aşıyorsun karşına Moğol ordusu dikiliyor. Adamların hayatı sürpriz. Türk ile Çinli’nin kokteyli gibi adamlar.
Neyse… Bunların etrafı yarım yarım yardığı bir vakitte bir Türk köyünde konuşulanlar:
“Moğollar’ı karşılayalım.”
?
“Yani şimdi onlar dört nala burayı yakıp yıkmaya geliyor ya? Davul-zurna ile, konfetiler, alkışlarla karşılayıp ‘Hoş geldiniz’ ayağı çekelim bence. Belki ne yapacaklarını şaşırıp bocalarlar. Yoksa hepimiz ölüyüz. Erkeklere bile tecavüz ediyorlarmış!”
Amerika konseptlere karşı savaş açıyor. “Sıkıntıya ve mutsuzluğa karşı savaş açıyoruz.”
İşin tuhafı konsepti yeneceğiz diye ülkeleri bombalıyorlar.
Konsept Savaşçısı!
Seni yeneceğiz tükenmişlik! Seni mahvedeceğiz hüzün! Seni tarumar edeceğiz huzursuzluk ve kuşku!
İran: “Ya tamam da bana niye saldırıyorsun ki?!”
Mikrobik Pet Shop. Evet efendim, bildiğiniz evcil hayvan dükkanı. Farkı şudur: mikro ölçekte canlılar satılmaktadır. Küçük akvaryumlarda milyonlarca hücre, bakteri, mikrop ve hatta virüs. Artık insanlar bunları beslemek yoluna gidiyor ve varlığın en küçük zerreciklerinin nasıl bir tabiat ortaya çıkardıklarını gözlemliyor. Benim arkadaşlardan birinin aldığı hücreler 5 sene sonra kurtçuk haline gelmiş vaziyetteydiler. Zaman geçtikçe mikropların/hücrelerin bir şeyler inşa ettiklerine tanık oluyorsunuz. İlginç bir deneyim. Ve fakat ilginç olduğu kadar pahalı. Özel mercekleri falan olan akvaryumlar uzay para.
İki tipsiz bir araya gelince tip etmez.
Şu isimlere ne dersiniz: Abdülkevin, Abdülgeorge, Abdulmichael?..
Peki ya Victoria’s Secret, Abdul’s Secret desem?
Neyse geçelim bu muhabbeti…
Nobel Ödülü alan Türkler var. Düşünebiliyor musun? Yeryüzünün en prestijli ilim/irfan ödülü bu. Adam Nobel alınca Türkiye adamı tanır oluyor. Yahu Nobel Alacak Adamı niye bilmiyorsun a be koca ülke yahu! Adam Nobel aldıktan sonra baş tacı ediliyor. Darphane adına para basıyor. Tamam da Nobel’i alana kadar neredeydin? Nobel alma potansiyelli adamı bunca zaman yok mu saydın?
“Deliye her gün bayram” olduğuna göre en sağlıklının hiç bayramı yok demektir.
“Git abi öyle!.. Git!.. Sağla biraz!.. Git öyle!.. Git git git!..”
‘Ne oluyo lan burda? Milli duruş var! Araç park edilirken gel-gel denir!’
Yalnız kelimesinin zıddı nedir?
Sandra Bullock adında dev bir aktris var. Kadının soyadı Bullock. Bu İngilizce’de “öküz” demek. Yalnız inek, boğa, dana falan değil. Bildiğin “öküz” demek. Yani ne bileyim. Bir kızın soyadının “Öküz” olduğunu düşünebiliyor musun? Serpil Öküz mesela. Ya da Eda Öküz dermiş gibi.
Tüm gün müzik dinliyorum. Ruhum obez oldu.
Akla gelmeyenler…
Geldiğinde ne oldu ki?