Belinde ağaç lifinden ince bir ip, göğsünde derisi çizilerek yapılmış ilkel süslemeler... Çırılçıplak bir delikanlı, tepeden obasını seyrediyor. Aşağıda çocuklarını yıkayan çıplak kadınlar ve bir köşede zamanın ağırlığıyla buruşmuş ihtiyarlar var.
Genç adam obasına bakıp içi gururla doluyor: “Ya ben olmasam?”
Öyle ya, komşu obanın kötü niyetli erkeklerinden kızları koruyan odur; en iyi yaban domuzunu, ceylanı okuyla mızrağıyla avlayıp getiren odur. Kendince dünyanın kurtarıcısı, kahramanı, alimi, en büyük gücü ve tek lideridir.
Bugün hâlâ Avustralya’dan Amerika’ya kadar dünyanın dört bir yanında benzer ilkel kabileler yaşıyor. Teknolojiden uzaklar; makineleri, elektronik cihazları, iletişim araçları, hatta kıyafetleri bile yok. Fakat bir inançları, tanrıları, hikayeleri, tarihleri, gelenekleri ve kültürleri var. Dünyayı sadece gözleriyle gördükleri kadardan ibaret sanıyor; dünyanın kralıymış gibi efe efe gezip bilgiçlik taslıyorlar.
Oysa aynı dünyada neler üretildi! Yunan felsefesinin binlerce yıldır kader değiştiren öğretileri, okulsuz laboratuvarsız dağlarda taşlarda yankılanan düşünceleri tarihe kazındı. Ucu bucağı görünmeyen denizlere bakıp gemiler inşa eden, okyanusları aşıp yeni dünyalar keşfeden o deli cesaretli gezginler geldi geçti.
Hiç yoktan telefonu, telgrafı var edenler; sesi yükselten hoparlörü icat edenler, insan bedenini röntgenleyenler, dünyanın öbür ucundaki biriyle görüntülü konuşmayı hayal edenler hep aynı hırsla yola çıktı. Şimşekten elektrik almak için uçurtmaya anahtar bağlayıp canından olan o insanları motive eden güç neydi? Bir kayayı inceleyip "Bu uranyumdur" diyenlerle göğü delen, uzaya araç gönderen insanlardaki hırs nasıl bir tutkuydu?
Şimdi dünyaya dönüp bakalım: Bir yanda bilim, fizik, bilgi ve insanlık için büyük bir hırsla üretenler var; diğer yanda ise doymak bilmez bir açgözlülükle başkalarının hakkını gasp edenler...
Soru şurada düğümleniyor: Ya hırs olmasaydı? Ya hırslı insanlar hiç var olmasaydı, sizce ne olurdu ?