Aslında ana dilimiz İngilizce olaydı en azından şu anda işimiz biraz kolaylaşabilirdi. Çünkü İngilizce’de kalp krizi “hearth attack” demek. “attack” kelimesinin zıttı ise “defend”. Yani ‘savunma’. Velâkin bizlerin Türk olmamızdan mütevellit “kriz” kelimesinin zıttını bulmamız gerekiyor. Bu ise biraz kasnak bir durum. Çünkü bazı kelimelerin gerçekten zıttı bulunmuyor.

Zıtsız bir sözcük varlığın içinde yalnızca bir oluş muazzamiyetini hissediyor olabilir. Sözcük hisseder mi? Hissettiriyorsa hissetmesi muhtemeldir.

Hakikaten bazı kelimelerin zıttı yok. Örneğin kahvenin zıttı nedir? Suyun zıttı nedir? Ateş midir?

Ve fakat konumuzdan kopmamak için biz “kalp krizinin zıttı” olan hâl nedir; ona odaklanmanın peşindeyiz. Kalbin tam bir ahenk içinde olduğu vaziyetten bahsediyorum. Bunu niye mesele ediyorum? Çünkü yakın zamanda kalp masajı uygulaması lüzum oldu. Çok şükür kimseye bir fenalık olmadı. Ancak bu sefer bu kalp masajı hakkında düşünmeye engel olamadım ve “Kalbe masaj yapılıyorsa ki kalp bir organdır… öyleyse böbrek masajı niye öğretilmedi bize?.. Ya da ciğer masajı?.. Bağırsak masajını çocuğu olan herkes biliyor zaten.”

Peki kalbin tam ve eksiksiz rahatlıkta olduğu vaziyeti nasıl tarifliyoruz? Bu durumun zıttı “kalp krizi”, onu anladık da; kalbin en ideal ritminde olduğu vakti nasıl kelimelendiriyoruz?

Neyse ki aday kelimelerimiz var: “kalp legatosu”, “kalp stabilitesi”, “kalp kohezonu”, “kalp kalibrasyonu”, “kalp homostazisi”, “kalp dinginliği”, “kalp mayışıklığı” vs.?

Zıttı olsun ya da olmasın! Kalp krizinin tam tersi bir hâl var. Ve o hâl; çok güzel. Tatlı Domaniç, yaylanın havasında “kalp krizi” tamlamasının zıttı belki de yalnızca ve sadece “yaşamak” olarak açıklanabilir.

Zıtlık kavramı en etkin filozoflar (Aristo, Eflâtun, Farabi, İbn-i Sîna …) tarafından detayıyla incelenmiştir. Bu sebeple zıtlık kavramının varlığın algılanmasında ne tip kapılar araladığını ya da kapattığını anlatmaya girişmeyeceğim. Antik ve klâsik düşünürler ile alimleri okursanız zaten bu bilgiye layıkıyla haiz olabilirsiniz.

Bununla beraber akıl kurcalayıcı bir durum var: İnsan; doğduğunda dilediğini yapabilme özgürlüğü ve kabiliyetine sahip olmuyor. Dersin ki “demek ki yıllar içinde özgür olacak, özgürleşecek, hür olacak”. Hiç alakası yok! Yaş ilerledikçe sorumluluk artacak. Yani “son başlangıca zıt olmalı” demeye yatkın olan bünyeye “Hayır maalesef. Gittikçe daha da özgürsüzleşeceksin.” şeklinde cevap veren bir gerçeklik var.

Tıp binasının ana taşıyıcı kolonlarından biri zıtlıktır. Hipokrat Hoca’nın en net öğretilerinden birini hatırlarsak; “İlkin zarar verme.”. Yani Hipokrat’ın hekimlere ilk anlatısı bu. Ne demek yani? Yani “Önce güzel dokun, sonra ihtiyaç lüzum olursa kolunu bacağını testere ile bile kesip doğrayabilirsin.” Modern tıbbiye bu anlayışla birebir örtüşür. Hastaya önce anestezi uzmanı dokunur. Narin, can yakmayan bir biçimde ve canı acımayacak bir hale hastayı getiren bir ön dokunuştur bu. Ardından ameliyathane tabiri caiz ise bildiğin mezbahaya dönebilir.

Tababet hakkında ilerliyoruz. Peki öyleyse şuna ne dersiniz? Ötenazi. Evet ötenazi. Yani insanın zorunlu hallerde intihar hakkı. Hasta hastanede tarifsiz acı içinde. Çözüm yok. Uyutulamayacak bir pozisyonda. Bu şartlarda 2 hafta daha yaşaması öngörülüyor. Ve yalvarıyor hasta; “Öldürün beni! Yalvarırım öldürün. Ötenazi istiyorum!”

Bu durumda sergilenen tutum ülkeden ülkeye değişebiliyor. Örneğin Türkiye’de, Rusya’da, Finlandiya’da ötenazi yasak. Ancak İspanya, Kanada, Avustralya gibi ülkelerde ise ötenazi yasal.

Sormak istediğim soru şu: Ötenazinin yasal olduğu ülkelerde ötenazi hapı niye eczanelerde satılmıyor? İşin dışkısı çıkmasın diye sanırım.

Ölme hakkın var. Ancak kendi kendine ölme hakkın yok. İllâ doktor kontrolünde öleceksin. Anca öylesine izin var.

Aslında ben şahsım adına ilaçların çoğuna güvenmiyorum. Vaad ettiklerini sağladıklarını pek düşünmüyorum. Tabip diyor ki; “Şu ilacı alın iyileşeceksiniz.”. Tabip bu durumda hastayı ön şartlanmaya koyuyor. Hasta söz konusu ilacı alırsa iyi olacağına inanıyor. Bu kanaat ise hastanın aldığı ilacın işe yaramasına sebep oluyor. Aslında ilacın bileşenlerinin bu etkiyi yapması kaba tabir ile olanak dışı. Ve ancak şartlanma çok etkili bir medikal seviyedir. Dediğim gibi; ben çoğu ilaca güvenmiyorum. Bayer, Novartis gibi devlerin dışında ilaç üreticilerinden ilaç kullanmam gerekirse bu durumdan rahatsız oluyorum. Çünkü piyasadaki ilaçların pek çoğu sahte. Özellikle de Türkiye’de. Geçtiğimiz Haziran ayını hatırlayınız: Emniyet birimleri dev operasyon ile İstanbul’da 1,2 milyar ₺ ederinde sahte ilaç ele geçirdi! İş bu miktarlara vardıysa (hele ki İstanbul gibi Dünya’nın merkezi konumunda bir yerde) varın siz düşünün sağda solda ki ilacın gerçekten ilaç mı olduğunu.

Tıpta varılmakta olan yeni durum ise şu minvalde; Uzaktan Tıbbi Muayene. Evet… Bir hekim, yanınızda olmasa dahi size reçete verebiliyor. Aslında dokunmadan tıbbi reçetelendirme çetrefilli ve tartışılır bir olay. Ancak son gelinen nokta bu. Doktor bilgisayar ekranından sizinle yüzyüze konuşuyor. “Telefonunuzu göğsünüze tutarak bir iç resimlendirme dosyası oluşturup bana gönderin lütfen. Tabii rahat olun lütfen. Acele etmenize hiç gerek yok.” Telefon insan kulağının duyamayacağı ses dalgalarıyla deri altının resimlendirmesini bile yapabiliyor. “Şimdi ayağa kalkıp kendi etrafınıza 3 kere dönmenizi isteyeceğim. Efendim? Çok yavaş olmamakla beraber sizi zorlayacak kadar hızlı yapmanıza da gerek yok.”

Tasvip ediyor muyum? Hayır. Ve ancak ben tuğla büyüklüğünde cep telefonlarını da tasvip etmiyorum. Yani benim onaylamamam bir işe yaramıyor.

Gelin tıbbiyeden yavaş yavaş aşağı inelim. Biyolojiye bakalım biraz da: Saygıdeğer Domaniçli Hanımlar ve Efendiler, eminim hepiniz “altın yumurtlayan tavuk” ya da “altın yumurtlayan kaz” hikâyelerini duymuşsunuz, okumuşsunuzdur.

Lütfen benden kuşku etmeden evvel anlatıya sabır gösteriniz: O hikâyeler aslında kısmen gerçek. Gerçekten bazı canlıların bazı madenleri dışkılama yöntemiyle attıkları gerçeği var. Ancak ben koca bir yumurta yumurtlayan bir tavuktan bahsetmiyorum. Anlattığım; Dünya’da bazı canlılar dışkılarında bir kum tanesi kadar altın barındırabiliyor. Ve fakat ne o canlıyı bulmak, ne de dışkıda o minnacık madeni bulmak hiçte kolay değildir.

Bunun nasıl olduğu tam anlaşılamıyor. Yani örneğin İstanbul’da 200.000 martı varsa, ve bunlardan 3 tanesi mikro ölçekte maden dışkılıyorsa o 3 taneyi bulmamız deveye hendek atlatmaktan zordur. O 3 kuşun sindiriminde hangi oluşum bu tür bir sonuca yol açıyor; o da tam açıklanamıyor.

Biyoloji ve diğer fen ilimlerini meşgul edebilen diğer bir olgu ise şu: Gölge ile madde kavrayabilmek ve hatta hareket ettirebilmek. Şöyle özetleyeyim: Yerde bir toz yumağı var. Misket büyüklüğünde ve pamuktan bile daha hafif bir yumak bu. Yapacağımız aynen şu: Arkamıza çok kuvvetli bir ışık alıp gölgemizin sınırını tam olarak bu toz zerreciğinin üzerine düşüreceğiz. Gölgemizi aniden yumağın üzerinden çektiğimizde ışık birden bu toz topçuğunun üstüne düşecek ve bu ani değişimin toz zerresinin gölgemize doğru ilerlemesine sebep olduğunu görebileceğiz. Tamam. Bu toz zerresi 1 mg’dan daha hafif olabilir. Tamam. Mesafe 1 mm’den kısa olabilir. Ancak gerçek şu ki; illâ bir hareketlenme olacaktır.

Bu deneyleri zorlamamızın sebeplerinden biri hayvanlar arası iletişimdir. Hayvanlar gölge aracılığıyla birbirine sinyal verir. Ayrıca bazı hayvanların (kedi, köpek vb…) gölge yoluyla insanlardan yön emri alabildikleri gözlenmiştir. Örneğin önünüzde yürüyen bir kedinin üzerine elinizin gölgesini düşürüp kedinin kafasının üzerindeki el gölgenizi aniden sağa ya da sola kaydırırsanız kedinin yürüyüşünü bu yöne doğru meyledeceğini gözlemleyebilirsiniz.

Fen Bilimleri konusu mudur, değil midir tam bir kesinlik olmamakla beraber şunu da sormak istiyorum: Bilgisayar ve telefon ile bir yükleme yapacağımız zaman, yükleme %100’e ulaştığında aygıt yüklemeye halen neden devam ediyor? Şimdiye dek %100’e ulaştığı anda tamamlanan yüklemeye denk gelemedim yahu.

Kıymetli Domaniç Gazetesi okuyucuları; “Adı çıkmış dokuza, inmez sekize…” diye bir muhabbet var.

Ben de şöyle diyeyim o zaman: “Çıkmadan dokuza, çıkamazsın Ona