“Aşk…” dedi kız.

“Sadece Yaradan’ın yapabileceği bir şey.” dedi karşısında sanki iki gözüne de bakıyormuş gibi bakan adam.

Anlamamıştım. Aşkın sadece Allah’a yönelik olabileceğini mi söylüyordu; ya da yegane Yaradan’ın aşık olabileceğini mi ima etmişti? Sen Allah kadar sevebileceğine mi inanırsın? O’nun sevgisinin adı aşktır. Sadece ve yalnızca O haizdir o mertebeye. Allah’ın kullarına, yarattığına, varlığa sevgisinin adı muhakkak aşktır.

Domaniç, hepimiz biliriz ki Anadolu’nun havası, suyu kafa açar. Sabahın ayazı ıslak yüzüne çivi gibi vurdumu vücuda bir anda zindelik zerk olur. Ege’nin öte yakası… Yunan diyarı… Şarap ile felsefe ettiler. Tanrılar keçilerle ilişkiye girer oldu. Arap ve Fars muhafazakar olacağız derken “Düşünmek düşünmemek için vardır.” sonucuna ulaştı. Rus felsefeyi devletten ibaret sandı. İngiliz felsefeyi sadece mizah sandı. Ve biz: Anadolu ve Mezopotamya… Anadolu felsefenin doğum yeridir. Bunu unutmamak gerekir. Nil havzasındaki Antik Mısır Uygarlığı bundan 4.000 yıl evvel Anadolu’nun İç Ege bölgesinde yaşayan insanlardan bahsederken “İlk insanlar” tabirini kullanıyordu. Gerçekten de buğdayın ilk bilinçli ekiminin başladığı diyar olan Anadolu düşünsel anlamda da çok ileri bir seviyeye ulaşmıştır. Bugün bu topraklarda yaşayan biz sıradan Türkler bu mirası kanımızda taşırız. Kan üzerinde doğduğu toprağın hatırasını taşır. Biz bizden binlerce yıl evvel buralarda yaşayanların zihinsel mirasını taşımaktayız. İnkar etmenin bir faydası yoktur.

Biz Türkler’i Batı ve Doğu coğrafyasından ayıran özelliklerden biri şudur: Bizim devletlerimizin tepesinde ki insanlar filozof idiler. Hem filozof, hem sanatçı, hem savaşçı, hem stratejist, hem fizisist, hem öğrenci idiler.

Felsefe bir zorunluluk değildir. Zihninde var olan bilgilerin bir araya getirilip mayalanarak yoğurt haline getirilmesidir olay. Çoğu zaman bir amaç ile düşünmeye alışmış bünye peşine düşülebilecek düşüncenin miktarının izahattan fazla olduğu gerçeği ile karşılaşınca akıldan geçen kelimelerin kayda geçirilmesinin imkansız göründüğü daha belirgin olur. İşte felsefe o uçuşan kelimeleri arşivler, dile getirir. Cümleler biçiminde anlatır. Anlattıkça anlaşılır. Doğayı anlamak önemli ve ancak doğanın seni anlaması da bir o kadar önemli.

Felsefe vakit kaybıdır. Doğru. Harcayamayacaksan ne kıymeti var? Savurganlığını yapmayacaksan ne zevki var? Felsefe düğünde Yüz Liralık banknot destesini sıpsıpsıpsıp diye saçmaktır.

Ben düşenleri toplayacağım müsaadenizle…

Gerçeğin gerçekliğinin farkına varmak için var olan gerçekliği gerçek dışı olarak algılamak gerekmez.

1 mi daha gerçek? 2 mi?

1 mi daha? 2 mi?

2 hiçbir zaman 1’e alternatif olmamıştır. Rakamlar, sayılar birbirine nispet eder. Birbiri ile rekabet etmez.

Önemsediklerimi umursamamayı öğrenmek pişmek ise bir de bunun üzerine “onların” ne önemsediğini önemsemek zorunluluğu da neyin nesi?

Aklımda İbn-î Sîna’nın kelimeleri: “Ateş hafifliğinden ötürü yükselir. Ateş bir ortamı terk ettiğinde onun yerini hemen hava doldurur. Çünkü hava ateşten sonra en hafif olandır. Çünkü hava ateşin türevidir.”! Hava ateşin türevi. Yani sürekli yanıyoruz! Sadece hissen ve mânen değil. Fiziken sürekli yanmaktayız.

İnsan kendini keşfeder mi?

Gururla ve mağrur bir biçimde “Sonunda özgürüm!” diye bağırdı ciğerlerini yırtarcasına. İyi de kardeşim; başta özgür olacaktın. Bütün olay o zaten: başta özgür olmak gerekir. Bunun için hayatta olanın doğmamış olana hazırlık yapması gerekir. Zordur yani.

Böl ve Yönet. Bu bir devlet stratejisi olmaktan ziyade bir kişilik yönetim disiplinidir. Karakterini böl ve yönet. Çoklu kişilik bozukluğu diye bir teşhis var. Kişilik iyi bir şey mi? E kişilik iyi ise kişilikler nasıl kötü oluyor? Başkaları kişiliklerini kaybediyor demek ki ki ortalığa kişilikler saçılmış. Hakikaten de hissi hastalıkların teşhisini hep hastanın haricindekiler yapar. Yani demek istediğim; başınız ağrıdığında başınızın ağrıdığını bilirsiniz. Hastalığınızı, rahatsızlığınızı ilk siz teşhis edersiniz. Ve fakat “ruh tıbbı” hep teşhisleri dışarıdan koyar. Biraz kaba bir cümle oldu ve ancak bu durum böyle.

Evren’in tümüne dokunmak mümkün mü? Tüm bu varlığın tadına bir kere de bakmamız olabilir mi? Zor. Baştan onu bir diyeyim. Ve ancak imkansız değil.

Şöyle ki; Bütün bu devran, Evren ve yani Âlem sürekli bir hareket içindedir. Her şey bu varlıkta büyük bir hızla hareket etmektedir. Ancak Âlem’de mesafeler devasa olduğu için bu müthiş hareketi bizler bir durağanlıkmış gibi gözlemliyoruz. Kâinat’a nasıl dokunacaksın? Cevap: Duracaksın. Evet. Mutlak bir biçimde durabilirsen bütün varlık senin bünyenden geçiş yapacaktır. Semazen döner… Çünkü Arz hareket halindedir. Yani bu tabiatın içerisinde tam durmak yüksek ve ahenkli bir ritim ile harmonik bir sürekli hareketlilik gerektirebilir.

Evren’den bahsedince Uzay’dan bahsetmemek imkansızlaşıyor. Şu güzel arzda arşa bakan her insan düşünmüştür: Orada birileri var mı? Bizim gibi. Medeni. Konuşan. Anlayan. Anlatan birileri var mı oralarda? Bizden haberdarlar mı? Sormadık mı hiç bunları?

Peki ya cevaplar? Cevaplar net: Evet. Kesin oralarda uygarlıklar var. Ancak… Evet bir “ancak” var. Evren’in yaşı trilyonlarca yıl. Bu trilyonlarca yıl içerisinde herhangi bir uygarlık varlığının doldurabileceği sene sayısı 100 bini geçmiyor. Evet. İnsanlık gibi medeniyetler en fazla 100.000 sene hüküm sürüyor ve sonra yok oluyorlar. Yani uzun lafın kısası: Evet oradaydılar. Ve ancak bizimle aynı zaman diliminde değil. Bir yıldıza bakıyoruz. Uygarlık izlerini net olarak görüyoruz. Ve hatta uygarlık faaliyetini resmen gözleyebiliyoruz. Ve ancak bu izlediğimiz gezegen bizden milyon ışık yılı uzaklıkta. Yani onları görüyoruz ve ancak onlar yüzbinlerce yıl önce ortadan kalktı. Bize ulaşan görüntü onların geçmişi.

Bugünü unutacak olana yarını anlatmanın bir faydası yoktur.

Türkiye’de ortam sağlıksız. Herkes hükümetten yaka silkiyor. Vatandaş kendine “1 sene kaldı” diye moral veriyor. Diyemiyorum “Seçim sonucu tanımıyor ki hükümet?”. Moraller daha fazla bozulsun istemiyorum. Tarihimizde bu da oldu: 50’ye yakın seçilmiş belediye başkanı hapse atıldı. 40’a yakın İl Emniyet Müdürü ani bir kararla değiştirildi. Valiler, kaymakamlar görevlerinden uzaklaştırıldı. Genelkurmay Başkanı zindan edildi. Subaylar mezuniyetten nezarete alındı! Eeeeeeh!

Bu insanlar sizin gibi iki günde tepeden inmediler görevlerine. On yıllarını verdi o amirler, o memurlar, o askerler! Hayat çalmak ne demekmiş ödeyeceksiniz! Hesabını veremediğinizi ödeyeceksiniz!

Ehem! Öhüm! Af edersiniz… Sakin olmak gerek.

Hay sizin ta!..