Bireysel özgürlük çöktüğünde kişilik güvenliği açık tehdit altındadır.
Sorunun sadece bize has olmaması onu hafifletmiyor. Yine de gelin bir yakın mekanımıza bakalım:
Gürcistan… Ne oluyor orada bileniniz var mı? Yirmi yıldır ülke yönetimini esir alan bir tiran memleketteki 6 ana muhalefet partisinin liderini hapse attı. Tesadüf mü?
Bulgaristan… Irkçı yükselişleri dönemsel huy haline getirmiş, Avrupa’nın bittiği yer konumunda bir ülke. Tesadüf mü?
Suriye… Kan, revan, takım elbiseli terör… Tesadüf mü?
Irak… Ya bırak, dalga mı geçiyorsun? Tesadüf mü?
İran… Yatağını üzerine dolayıp kendini sokaklara atan tipler… İran ve Ermenistan… Tam çıbanlar. Biri paranın üzerine Kâbe resmi basar, biri paranın üzerine Kutsal Bakire Meryem Ana resmi basar. Biri Hristiyan, biri Müslüman. İkisi de yanlış. Tesadüf mü?
Yunanistan… Kendini Türkiye’ye rağmen var zanneden bir ezikistan hüviyetinde… Dünya ülkelerinin bazıları Yunanistan’ı terör örgütlerine para aktarmak için bir ara istasyon olarak kullanıyorlar. Yunanistan kadar çapı ufak bir ülkenin neredeyse her terörist örgütle iletişimi olması biraz garip değil mi? Tesadüf mü?
Rusya… Bozuk Putin Dönemi’ni yaşamakta olan Rusya… Hep dert oldu Dünya’ya. Hep bir kambur insanlığın sırtında… Tesadüf mü?
Ya Türkî Devletler? Bağımsız Türk Devletleri? Hepsinde… İstisnasız hepsinde bir diktatör var. Hepsinde “20 yıldır iktidarım”cılar hakim. Tesadüf mü?
Ve biz… Biz ise bu ahvalin ortasında bir elmas gib… Ya kime ne anlatıyorsun? Bunların hepsinin birleşimi “Yeni Türkiye” işte.
Asya komple diktatörlük doldu! “Asian Dictatorships Union” Asya Diktatörlükler Birliği! Çin direkt despot, Moğolistan’da bir rejim var mı gerçekten; Türkî Cumhuriyetler biz dahil komple tiranlıklarla sarılmış halde, İran dikta, Hindistan dikta, Pakistan dikta, Afganistan dikta, Rusya hakeza… Bu ne be?! Resmen Avrupa demokrasi, Asya diktatörlük kıtası oldu.
Diktatörlükler ve Demokrasi çarpışırsa ne olur bilmek istemiyorum. Ben tarafımı biliyorum. Ne güzel Dünya plânı! Afrika, Ortadoğu su savaşlarıyla kavrulsun, Asya ile Avrupa ideolojik vuruşsun… Amerika’da ırk savaşları… Oh! Ben o plâna bir kürdan sokarım.
“Onlar! Onlar!” diye dışladığımız kültürler memleketlerini adam gibi idare etmesini biliyor. Ve noksansız hepsi bunu kişilik hakları ve özgürlüğünü temeline bina ederek tesis ediyorlar. İnsanca yaşayanlar insanın layık olduğunun bilincinde olanlar oluyor. Huzur, Güven, Hür İrade… Sağlıktan evvel gelirler.
“Sağlık ilk öncelik olmalıdır.” deriz. Sağlığı özüne yerleştirebilen bir yaşam kurgusunun oluşması içinse şahsi hürriyetimize, huzur ve güvenliğimize sahip olmamız elzemdir. Şöyle diyeyim; sağlığınızı hür olmayan bir hekime emanet eder miydiniz?
Her meslek sağlıksal açıdan bir miktar feragat barındırır. Doktorsan çok mikroba maruz kalırsın. Yani iş sağlığa zarar. Peki bu durumda doktor mu olmayacak insan?
Masa başı çalışanlarında vücutsal stres birikimi yoğun olur. Aslında gün boyu bir oturakta oturmak sağlığa çok zarar. E peki bu durumda insanlar gelir mi elde etmeyecek?
Bazı şeyler, belli ölçüler dahlinde sağlıktan önce gelebilir.
Bu gerçeği kabullenmemek bir haktır tabii.
Huzur, Güven ve Özgür İrade.
Tabii özgürlüğü aşırılıkçılık ile karıştırmamak gerekir.
Örneğin kendini Özgür Willy zanneden bir zihniyet TBMM iç tüzüğündeki kıyafet yönergesini hallaç pamuğu gibi dağıttı. Meclis’e dini sembollerle girmek moda oldu. İyi mi oldu?
Eşofmanla gidebilir miyiz TBMM Genel Kurulu’na?.. Şort?.. Boyunda el kadar Haç kolye?.. Bu özgürlük değildir. Bu simge teşhirciliğidir. Yurdun her yöresine eşit mesafedeki bir Divan’da böyle densizlik olmaz. Olmamalıydı.
Çözüm basit: Genel Kurul girişine iki tane yarma fedai konumlandırırsın. Onlar kıyafeti uymayanı içeri almaz:
“Kravat takarak geliniz vekilim.”
“Vekilim, dekoltajınız Genel Kurul tüzüğüne uymuyor.”
“Vekilim, lütfen silahınızı şu kutuya bırakınız. Hayır vekilim, alamıyoruz öyle.”
“Vekilim, çıkaramadım sizi üzerinizdekinden… Çarşaf, türban, örtü ve benzeri ile alamıyoruz.”
Yahu TBMM’de ki turuncu koltukları sökelim!
“Eee?”
Sonra yere mis gibi halı/sedir yapalım! Her vekil kendi yerinde bağdaş vaziyette yerde otursun camideki gibi!
“Bağdaş Meclis diyorsun öyle mi?”
E evet! Aynen!
“Sen hiç Gazi dayağı yedin mi?”
Peki… Biz kendimiz odaklı olalım tabii.
Bizim devletimizin siyasi yönü nedir? Yani 4.000 yıllık Türk Devlet emeli, gayesi, amacı, düsturu, ülküsü nedir?
Batı mıdır? Hep Güneş’in battığı yöne doğru davranmak Türk’ün en temel dürtüsü.
Ne bileyim niyesini? Sanırım geç kalktığımız için.
“Güneş’in doğuşunu izlemiyorum bari batışını izleyeyim” diyerek yani. Cidden bilmiyorum sebebini. Doğu komple deniz, Batı ise kara olduğu ve at hayvanı yüzmeyi sevmediği için olabilir. Tabii şunu unutmamak gerek; Bering Boğazı’nı geçerek atalarımızın Amerika kıtasına ulaştığı Amerikan Yerlileri’ne bakınca anlaşılıyor. Yani millet tüm imkansızlıklara rağmen hem Doğu hem Batı’ya gitmiş. Yani milletin yönü her yön iken devletin yönü ise Batı olmuş. Velhasıl binlerce yıllık Yüce Divan ve İhtiyarlar Heyeti kesinkes bu kararı vermiş; “Yönümüz Batı’dır” demiş.
Peki artık 4.000 yıllık töremizi değiştirmeli miyiz? Ortadoğululaşmaya mı yönelmeliyiz mesela? Ya da Küresellikleşmeye mi gark olmalıyız?
Ya Turan? Hem Batı’ya, ve hem de özümüz Orta Asya’ya uzanan ülkü.
1299’da Domaniç’te kurulan devlet 1453’de Roma tahtını aldı. 154 sene. Cumhuriyet olalı 103 yıl oldu… 51 sene sonra bu devlet ne yapar kesin olarak bilemiyorum. Da… Daha ne yapacağız ki? İstanbul bizde zaten.
“Benim bir önerim var.”
Nedir?
“Turan olalım. İstanbul’a masalsı bir Türkî Devletler Birliği karargahı yapalım.”
Hmm. Başka önerin var mı?
“Yani İstanbul’un Fethi ile kıyas olacaksa hiç şansımız yok ki.”
O da doğru.
Aslında yüz yıl önce ki Dünya Savaşı’nın ardından devletler üst aklı “Türkiye eğer 100 sene demokrasiyi yaşatırsa Avrupa’da oluşacak birliğin önemli bir parçası olacaktır” şeklinde tasarımda bulunmuştu. Ancak Avrupa’da ve Türkiye’de yobazlar iktidar oldu. Avrupalılar “AB Hristiyandır” derken Türkiye ise “Avrupa defolsun!” haline geldi.
Türkiye’nin AB (Avrupa Birliği) üyesi olması ehemmiyetlidir. Çünkü Türkiye birlik içinde Doğu’nun ve Orta Doğu’nun temsilcisi konumunda olacaktır. Türkiye mülteci ve göçmenlerin Avrupa’ya giriş kapısı olabilecektir. Avrupalılar Doğu Akdeniz coğrafyasında güvenle mülk edinme şansına kavuşacaktır.
Herhangi bir birliğe dahil olmak başka bir birliğin kapısını kapayıcı olmamalıdır. Yani Fransa hem AB hem Bağımsız Devletler Topluluğu üyesi olamayabilir. Çünkü bu abes olur. Ve ancak Türkiye’nin konumu farklıdır. Küresel coğrafi konumumuz bizi farklı bloklarla beraber hareket etme kabiliyetine sahip hale getirmektedir. Yani hem Turan hem de AB olabiliriz. Hatta Turan bizi AB ile kaynaştıracak bir katalizör bile olabilir.
Uçuk siyaset? Gelecek ve günümüz ile durumlar sıkıcı gelmeye başlıyorsa biraz da “olur mu ki acaba?” konulara bakalım: Kim Jong-Un’u Türkiye’ye davet eder miyiz? Kuzey Kore ‘lider’ini Ankara’ya getirsek? Hatta Kim gelmişken İmralı’da Apo’yu ziyaret etse falan..?
Gelin ciddi olalım ve Kuzey Kore ile ortaklaşa nükleer füze üretelim.
Uçuk siyaset? “Seçilirsem Türk A Milli Futbol Takımı Dünya Şampiyonu olacak!” Ben sanırım veririm oyumu.
Şaka bir tarafa; Dünya’nın aldığı genel şekil şu yönde: Hindistan, Çin, Rusya ve İran ülkeleri çatışmacı bir kümelenme olarak yapılanıyor. Bu dört devletin nüfusunun toplamı Dünya tüm nüfusunun yarısından fazladır. Yani durumun aslında hiç şaka espri kaldırır bir hali yok.
Artık birbirini örnek olan ülkelere ihtiyacımız var. “Japonya’yı örnek alıyoruz.” diyen İspanya’ya ihtiyaç var. “ABD’yi örnek almaya çalışıyoruz.” diyen Malezya’ya. “Tuvalu’yu örnek alıyoruz” diyen ABD’ye.
Ve samimiyetle; Türkiye, tekrar örnek olabilmek istiyoruz. Numune olduğumuzu hatırlamak istiyoruz.
Çünkü;
Türk Milleti atiktir. Türk Milleti çeviktir. Türk emsaldir, Türk histir, Türk dirliktir.
Türk türetendir.